Romantik Komediler ve Bize Hissettirdikleri
Hepimizin en az bir kez izlediği o romantik komediler, aslında bize aşkın nasıl olabileceğini anlatır. Örneğin; How To Lose Guy In Ten Days, She’s The Man, Ten Things I Hate About You… Ne kadar farklı konulara sahip gibi görünseler de çoğu benzer duygular etrafında şekillenir. Bu filmleri izlerken ne kadar eğlensek de o duyguların bize ait olduğunu düşünmeye başlarız ve karakterlerde kendimizden parçalar buluruz.
Bu filmlerdeki kadın karakterlere baktığımızda genellikle kendi ayakları üstünde duran, güçlü ama aşktan korkan birini görürüz. Belki de bizi bu filmlere bağlayan en önemli etken tam olarak budur: aşktan kaçmak. Aşktan kaçma hali, bize sandığımızdan çok daha tanıdıktır. Kendimizi öylece birine bırakmaktan, hayal kırıklığına uğramaktan, yeterli olamamaktan ve o kişinin bir gün gidebilecek olmasından korkarız ama en çok kendi duygularımızdan korkarız. Kalbimizi hızlandıran, nefesimizi kesen ve elimizi ayağımızı uyuşturan duygulardan korkarız. İçten içe, birinin çıkıp “Korkmana gerek yok.” demesini bekleriz. O ses çoğu zaman gelmez ama biz beklemeye devam ederiz.
Kadın karakterimiz tam da bu duyguların ortasındayken erkek karakter hikayeye dahil olur. Genellikle yakışıklı, dikkat çeken ama duygularını saklayan biridir. Onun bu mesafeli hâli, kadın karakterin aşktan kaçmasını daha da kolaylaştırır. Erkek karakter duygularının farkına varana kadar kadın karakter içinde biriken kırgınlıkları taşımaya devam eder. Kendimizi bulduğumuz bir başka nokta da burasıdır. Çoğumuz sevdiğimizde böyle hissederiz. Kendi içimizde defalarca kırılır, defalarca affederiz. Kalbimizde taşıdığımız bu kırgınlıklarsa bir süre sonra bizi dengesiz hale getirir. Bir gün onun kollarında olmayı hayal ederken, ertesi gün bizden olabildiğince uzakta olmasını isteriz. Bir yanımız sevgimizi haykırmak isterken, diğer yanımız sessiz kalmayı ister. Belki de izlerken saçma bulduğumuz bu dengesizlikler yaşarken bize çok mantıklı gelir. Ne kadar mantıklı gelse de kendimize olan güvenimizi yine de yavaş yavaş zedeler. Beynimiz en küçük detaya kadar düşünmeye başlar. Bir an kendimizi “Elim eline yakışır mı?” diye düşünürken buluruz. Başka birine söylediğiniz bu laflar oldukça komik gibi gelse de bunu ciddi ciddi düşünürüz. Bu dengesizlikler ve sorgulamalar arasında bir karar veririz. Bu karar: gitmektir. Bu filmlerde de gördüğümüz gibi bazen isteyerek bazen istemeyerek olur.
Kadın karakter, kalbinin boynu daha fazla bükülmesin diye sessizce gitmeye karar verir. Kadın karakterin karar verdiği o anda erkek karakterimiz duygularıyla yüzleşir. Aşık olduğunu anlar ve o an kaybetme korkusu onu baştan aşağı ele geçirir. Bu korkuyla, filmin başında asla yapmam dediği her şeyi yapar. Ve biz o sahneleri izlerken “Gerçek aşk, işte budur.” deriz.
Aşkın anlamını bu sahneye yüklediğimiz için hayatta da benzer anlar aramaya başlarız. Sevdiğimiz kişinin bizim için değişmesini isteriz. Sevmediği bir müziği dinlemesini, ilgisini çekmeyen bir filmi izlemesini hatta bazı durumlarda kendinden ödün vermesini bekleriz. Bir noktada isteklerimize ve beklentilerimize baktığımızda büyük bir kısmını biz değil, izlediğimiz filmler belirlemiştir. Eğer o filmlerde aşk için mücadele edilmeseydi, bizim için hiç uygun olmayan bu kişiler için uğraşır mıydık? “Zıt kutuplar birbirini çeker.” denmeseydi, en zıt olduğumuz kişiyi aşk sanar mıydık? Kapıdan çıkıp gitmeye hazırken, tek bir “Gitme.” bizi durdurur muydu? Bu soruları düşününce bir şeyin farkına varıyoruz: Romantik komediler bize aşkı değil, aşkın nasıl gözükmesi gerektiğini anlatır. Biz aşkı mı yoksa izlediğimiz o filmlerdeki tanıdık sahneleri mi arıyoruz?
Daha fazlası için Radyo Bilkent’i takip etmeyi unutmayın!