Rory Gilmore Sendromu: “Her Şeyi Doğru Yaptığın Halde Yolu Kaybetme Korkusu”
Gilmore Girls’ü her yıl sonbaharın kırmızı ve turuncu yaprakları kampüse düştüğünde yeniden açıp izlememizin sebebi belki de dizinin sıcaklığından çok, Rory’de kendimize benzeyen bir taraf bulmamızdır. İyi bir okulda okuyup çok çalışarak geleceğini garanti altına alacağına inanan, her adımını titizlikle atan, “doğru” olana sıkı sıkı tutunan bir kız… Daha çocukken kafamıza kazınan o formülün canlı hâli. İyi notlar, iyi bir okul, iyi bir iş ve sonunda kendiliğinden gelmesi beklenen konforlu bir hayat… Biz de yıllarca buna inandık. Hatta çoğu zaman başka bir alternatif düşünmedik bile. Sanki hayat çizgisel bir şeydi ve çizginin dışına taşmak, yanlış bir hamle yapmak bize yasaklanmıştı. Ama sonra Rory büyüdü, biz büyüdük ve hikâyenin hiçbir zaman düşündüğümüz kadar düz gitmediğini fark ettik. Yetişkin Rory’yi izlerken içimizde sıkışan o tanıdık duygu işte tam da bu yüzden ortaya çıkıyor: Her şeyi doğru yaptığın hâlde bir gün yolunu kaybedebilme ihtimali.
Tam da bu ihtimal yüzünden diziyi izlerken kendimizi onunla karşılaştırmaktan alıkoyamıyoruz. Çünkü o da bizim gibi çok çabalıyor, çok istiyor, çok planlıyor ancak bir noktada elindekiler yetmiyor ve kendini başladığı yere dönerken buluyor. Bu, içimizde sakladığımız ama hepimizin bildiği bir korkuyu dürtüyor aslında: Ya biz de böyle olursak? İyi bir üniversiteden mezun olmamıza, hedeflerimize odaklanmamıza ve düzen kurmaya çalışmamıza rağmen ya hiçbir yere varamazsak? Ya yıllardır taşıdığımız beklentiler, biriktirdiğimiz başarılar bize yol açmak yerine bizi aynı döngünün içinde tutarsa? Ya aslında başarılı olmak istediğimiz için değil, başarısız olursak dönüşeceğimiz kişiden korktuğumuz için bu kadar mücadele ediyorsak? İşte tam burada dizide fonda çalan o yumuşak, hafif kırık şarkılar bile birden daha anlamlı geliyor. Rory’nin “Where You Lead” eşliğinde güçlü görünen dünyası aslında her an paramparça olabileceğini bize hatırlatıyor. Belki biz de o şarkıları bir sonbahar akşamı kulaklıklarımızda duyduğumuzda, içten içe aynı kırılganlığı hissediyoruzdur.

Belki de bizim jenerasyonun ortak yarası biraz da burada saklıdır. Çok çalışıyoruz, evet ama bir yandan hiçbir şeyin garanti olmadığını bilmenin ağırlığı beynimizin en kuytu yerlerinde her zaman duruyor. Özgeçmişlerimizi dolduruyoruz, stajlar yapıyoruz, iyi bağlantılar kuruyoruz, bir şeyleri kaçırmamak için sürekli koşuyoruz ama içimizde bir ses ara sıra kendini hatırlatıyor: “Ya yetmezse?” Çabaladıkça sesi yükselen, bir an bile susmayarak içimizi kemiren o ses… İşte bu yüzden Rory’nin dağıldığı sahneler bize her zaman bu kadar gerçek geliyor. Çünkü o sahnelerde sadece bir karakterin çöküşünü değil, kendi ihtimallerimizin kırılganlığını da görüyoruz. Elimizde tuttuğumuzu sandığımız şeylerin aslında ne kadar kolay kayıp gidebileceğini, iyi olmanın her zaman iyi sonuçlar getirmediğini, bazı yolların ne kadar çok uğraşırsak uğraşalım bize ait olmayabileceğini hatırlıyoruz. En sonunda da dönüp dolaşıp kendimizi tanıdık alışkanlıkların, tanıdık korkuların ve tanıdık benliklerin etrafında dönerken buluyoruz. Sanki büyük bir şey başaramadığımız için dünyanın bizi kendi başlangıç noktamıza geri ittiğini düşünüyoruz bazen. Ama belki de mesele bu değil. Belki de hayat hiçbir zaman “başarıya giden düz bir çizgi” değildi zaten. Belki mesele kaybolmakta değil, kaybolduğumuzda kendimizi yeniden toparlayabilmekte. Planlarımız bozulduğunda başka yollar bulabilmekte. Hayatın bizden beklediği en temel şey belki de sadece budur, yıkıldığımızda tek tek parçalarımızı toparlayıp düştüğümüz yerden kalkmayı öğrenmek.

Yine de korkuyoruz tabii. “Ya hiçbir şey olamazsam?” sorusu hepimizin içinde zaman zaman yankılanıyor. Ama belki de büyümek tam olarak bu korkuyla birlikte yaşamayı öğrenmektir. Hayatın tahmin edilebilir olmadığını kabul etmek, dağılmanın insan olmanın doğal bir hâli olduğunu fark etmek ve bazen kendimize dağılmak için izin vermek… Hepimiz biraz Rory’yiz aslında. Çok isteyen, çok çabalayan, çok umut eden ama bazen yolunu kaybeden. Bunun utanılacak bir tarafı yok. Belki de işe yaradığı hâlde bile yetmediğini hissetmek, sandığımızdan daha insan olduğumuzun en sessiz kanıtıdır. Belki asıl mesele, her tökezleyişten sonra “Tamam, buradayım ve yeniden başlayabilirim.” diyebilmektir. Çünkü büyümek, tüm korkulara rağmen bir şekilde devam etmeyi öğrenmekten başka bir şey değil.
Daha fazlası için Radyo Bilkent’i takip etmeyi unutmayın!